23 Mayıs 2013

The Great Gatsby (2013)

Sinemaya hep tek başıma giderim ben. O arkadaşlarıyla sohbet etmekten filmi izleyemeyip parasını çöpe atan tiplerden olmak istemem (bu filme de 3D muhabbetine maşallah 15 lira bayıldık, öğrenci hem de). Ama bu arkadaşıma pek güvenirim, ben yorum yapmak, pek mühim eleştirilerimi sunmak istesem bile o konuşturtmaz beni. Filmden çıkınca da kitabıyla aradaki farkı sordu. Anlatımlarının çok farklı olduğunu söyledim. Fakat asıl söylemek istediğim "ama kitap bunu anlatmıyor ki" idi.

Kitap neyi anlatıyordu? Merak edenler Fitzgerald'ın romanı ile ilgili yazdığım posta bakabilir.

Film neyi anlatıyor peki? Aslında Fitzgerald'ın tam olarak eleştirdiği şeyi anlatıyor. Bu filmde Caz Çağının görkemi ve bolluğu, 20'lerin mükemmel kostümleri başrolde, DiCaprio bile değil yani. Ama filmi sırf bunun için suçlamak istemiyorum. Başından beri şatafatlı bir dönem filmi olacağı belliydi, trajik bir aşk hikayesini anlatan. 
Baz Luhrmann'ın Moulin Rouge ve Romeo+Juliet'in yönetmeni olduğunu düşünürsek The Great Gatsby'de de aynı 'görkemi' çok başarılı bir şekilde yaratacağını beklememek saçma olurdu zaten. 20'ler ve 30'lar tarzına ölen biten, Art Deco akımına bayılan biri olarak çoğu sahnede gözümü bile kırpmamama rağmen eminim bir sürü hoş ayrıntıyı kaçırdım. Ayrıntı. Sanırım bu filmi izlemesi eğlenceli hale getiren, gözlerimize bayram ettiren unsur bu. Hikayenin içinin ne kadar boşaltıldığı düşünülürse geriye görsellik, abartı, dramatik kareler karıyor zaten. Kostümler, aksesuarlar, makyajlar, dekor tam anlamıyla şahane. Kostüm tasarımcısı Catherine Martin'in Moulin Rouge'da olduğu gibi yine Oscar kazanacağından eminim. Üstelik görselliği sadece buradan kazanmıyor. Çekim teknikleri de bunun gibi bir filme yakışır şekilde. Seyirciyi sıkmamak için her türlü deneysel tarzı basmışlar dakikada bir. Ayrıca 3D demiş miydim? Xpand teknolojisiyle izledik ya pek mutlu oldum, paramız boşa gitmedi. Daha fazla görsellikten bahsetmek istemiyorum, söyleyecek laf yok. İstediği kadar 'dikkat dağıtıcı' diye eleştirsinler; bu filmin olayı bu zaten. Çok para harcandığı her sahnesinde gözümüze gözümüze sokuluyor işte. Görselliğe önem verenler gitsin 3D izlesin bu filmi mutlaka. MUTLAKA!

Görsellikle hikayeyi birbirinden koparmamak için anlatım ve oyunculukların da ne kadar abartılı olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Romanının ruhuna hiç uymaması biraz da bundan sanıyorum. Dili çok sade olmasa da minimum tasvir ve duygusallıkla çok şey anlatıyordu Fitzgerald. Bu filmde ise tam tersi bir hissiyat içine girdim ben. Oldukça teatral bir dili var ama pek bir duygu yok.
Oyunculuklar da abartılı, evet. Üstelik benim pek sevdiğim, girl crush'ım Carey Mulligan için bile aynı şeyi düşüyorum. Tabii bu yönetmenin hatası, yoksa An Education'da döktürmüş bir insan Daisy Buchanan rolünün de hakkını verirdi. Üstelik tam anlamıyla dönem kadını kendisi, vintage kıyafetleri üzerinde emanet durmayan nadir insanlardan. Fakat onun yerinde kim olursa olsun abartılı oyunculuk sergilemeye mahkm olacaktı. Onun doğru Daisy olmadığı konusunda ahkam kesenlere ise katılmadığımı daha önce de söylemiştim. Bir Amber Heard ya da Blake Lively gibi seksi ve plastik yıldızlar oynasaydı filmin duygusuzluğu ve yapaylığına bir unsur daha eklenmiş olurdu sadece. Aslen zaten İngiliz olan Carey Mulligan'ın Amerikan olmadığı belli oluyor gerçi, o konuda bir şey diyemeyeceğim. Belki de bu yüzden konuşması bir garipti, o güzelim İngiliz aksanını Amerikanlaştırmaya çalıştığı için. Halbuki Daisy benim hayalimde tam da Carey gibiydi, zarif, asil ve kırılgan. Hani 'su gibi' diye saçma bir laf vardır ya, öyle bence. Fitzgerald çok daha güzel sıfatlar ve tasvirler buluyor Daisy için hiç şüphesiz. Fakat herkesin güzellik anlayışı farklı işte, güzel olması gerekiyorsa Amerikan Güzeli yıldızlar oynasın basitliğine indirgenmesi çok can sıkıcı.

Saç kesimimden dolayı "başroldeki kızı" andırdığımı söyleyen Muratcığım, biliyorum okumuyorsun ama teşekkürler, yine de sevindirik oldum -Carey'nin sümüğüne bile benzemediğimin ikimiz de farkındayız halbuki.

Hiç şüphesiz en iyi oyunculuk Tobey Maguire'ın. Rolü fazlaca abartı gerektirmediği için belki de. Film onun ağzından anlatılıyor, tıpkı kitaptaki gibi. Hatta sanıyorum bu kısımlarda çoğunlukla Fitzgerald'ın metinlerini kullanmışlar. İngilizcesini okuyacağım bir gün, kafaya koydum.

Bir de Catherine rolünde Adelaide Clemens oynuyormuş. Silent Hill'de tüm yüz hatlarını ezberledim sanıyordum halbuki. Makyaj için neden sihir dendiğine bir kez daha tanık olduk. Sihri güzelleştirmesinden değil, kişiyi tamamen farklı birine dönüştürebilmesinden kaynaklanıyor aslında.
Müziklerine değinilmezse çok büyük haksızlık olacak bence. Filmin fragman müziklerinden bahsettiğim şu postta Jay-Z'nin soundtrack'i hazırlayacağını öğrenmemden duyduğum rahatsızlığı dile getirmiştim. Çok şükür korkulan olmadı. Alakasız hip-hop kullanılmış mı, evet. Ama sanıyorum çok doğru sahnelere yerleştirildiği için hiç de kulak tırmalamıyor, "ne alaka" dedirtmiyor. Hatta çok güzel geçişler ve mixler var. Mesela parti sahnesinde kilise orguyla Bach çalınıyordu, altta modern müzik eşliğinde. Parti diyorum bak. Tüylerimi diken diken etmesine rağmen o sahneye garip bir şekilde uyum sağlıyordu. Tabii Lana Del Rey'e bol bol torpil geçilmiş, benim ölüp bittiğim Jack White'ın Love Is Blindness parçası gayet etkileyici bir sahnede kullanılmış. Özetle, Jay-Z'nin ekibi iyi iş çıkarmış -ki Jay-Z'nin Beyonce parçası koydurması dışında ciddi bir çalışma yaptığını düşünmüyorum.

Mükemmel görselliği için izlenir bu film. Maskeli balo hissiyatı yaratacak kadar da modern. Zaman zaman 2 saatlik bir video klibe bile dönüşebiliyor. Fakat Luhrmann 20'ler temalı bir film yapmak istiyorduysa herhangi bir senaryo kullanabilirdi, zira Fitzgerald'ın hikayesinin kilit noktasını epey ıskalamış görünüyor.

Puanlamadan olmaz! Düşük puanların Fitzgerald'ın romanıyla bir bağlantısı yok.
Konsept: 8
Hikaye: 4
Anlatım: 7
Karakterler: 3
Görsellik: 9

Genel: 7

20 Mayıs 2013

Kamisama Hajimemashita Bolum 95

Mikage-san, aynadaki Tomoe'ye "biraz daha bekle, sabret, dayan" diyor. Bence bu, yazar Suzuki-sensei tarafından bizlere gönderilmiş bir mesaj. Sabrım yavaş yavaş tükeniyor çünkü ve kafamızda bu kadar soru işareti varken her bölümde bunlara yenileri ekleniyor. Cevaplar bulduğumuzu sandığımızda daha fazla soru soruyoruz. Ayrıntılar bizi aydınlatacağına gelecek konusunda daha çok kafamızı karıştıyor.

Kamisama Hajimemashita, anime versiyonu çok sevilen bir hikaye olduğu uyarayım, bu post manga hakkında çok fena spoilerlar içeriyor. Animenin hikayede ne kadar ilerlediğini bilmiyorum ama her halükarda spoiler işte.

Geçenlerde "yeni çevrilen bölümlere şöyle bir bakıvereyim" diyerek okumaya başladım ve sonucunda şaşırmadım desem yalan olur. Vay anam vay neler dönmüş Serhat ya! Mangayı zaten seviyordum fakat bu arc ile birlikte daha bir bağlandım. Sanırım işler karışıp karakterlerin özel hayatları, geçmişleri vs irdelenince, 80 bölüm boyunca ufak ufak verilen ipuçları açıklanmaya başlandıkça o bilinmeyenleri çözmek istiyor insan. En uzun arc bu olacak gibi görünüyor. Tomoe lanetlendiğinden beri 15 bölümden fazlası geçti ama sonuçlanmasına en az bir bu kadar daha var anlaşılan. Üstelik Nanami'nin ilk defa kendi başına çıktığı bir serüven olduğunu düşünürsek hem onun olgunlaşması, hem de bu ikisinin kaderinin çizilmesi bakımından çok çok büyük önem arz ediyor. Yazarın yarattığı light atmosfer büyük ölçüde gitmiş durumda. Drama dozu yükselince daha olgun bir iş ortaya çıkıyor tabii. Fakat ben bir trajedi falan yaşanmasından korkuyorum en çok. Sanki bu aralar hikayenin gidişatı ve manganın atmosferi buna doğru bir yönelim gösteriyor. Tomoe'nin o ya da bu şekilde kurtulacağı konusunda umutluyum ama mutlu son uzak bir ihtimalmiş gibi geliyor bana.
Çılgın teorilere başlayıp beyin fırtınası yapmadan önce olayları sırasıyla mantık çerçevesine koymak istiyorum ki kafa hepten karışmasın.

Tomoe'nin Yukiji sanıp sevdiği kişi aslında Nanami mi? Anılarının ne kadarında Nanami, ne kadarında Yukiji var?

Şimdiye kadar Tomoe ile Yukiji karşılaşmaları genelde Nanami'yi içeriyor. En baştan başlarsak, 18. bölümde Mizuki, Nanami'yi 500 yıl öncesine göndermişti, Tomoe'nin gerçek yüzünü göstermek için. Burada gerçek Yukiji'nin bedenindeydi Nanami. Tomoe ile geçmişteki ilk karşılaşmaları olmuştu ve Tomoe etkilenmiş, unutmamış gibi görünüyor.
Arc başladıktan sonra, Nanami yaralı Tomoe'yi Yukiji'nin evine getirdiğinde görüyoruz ki Tomoe'nin buradaki anıları tamamen Nanami'den oluşuyor. Tomoe ile ilgilenme işini Yukiji'den çok Nanami yaptığı için hissettiği güvenlik, yakınlık hissi genelde Nanami'ye karşı. Tabii hala Tomoe onu Yukiji sanıyor. Bir de Nanami'nin manga başlarken gördüğü bir rüya var (hangi bölümdü unuttum). Bu rüyada minik Tomoemizi görüyoruz ve Yukiji ile "o adama mı gidiyorsun" tarzı bir konuşma geçiyor. Bu sahnenin aynısını yeni arc'ta göremesek de minik Tomoe ile Futa arasında benzer bir konuşma geçiyor, bkz. aşağıdaki görsel. Bunun dışında Yukiji ile Tomoe, evlilik muhabbeti edecek kadar samimiyet kurmuş gibi görünmüyorlar.
Tomoe'nin iyileşip evi terketmesiyle Nanami'nin geleceğe dönmesi aynı zamana denk geldiği için gerçek Yukiji ile minik Tomoe'nin herhangi bir karşılaşma ihtimali kalmamış oluyor. FAKAT Tomoe ile gerçek Yukiji, Nanami'nin bir sonraki ziyaretinden önce karşılaşıyorlar, bu sefer Tomoe ona yardım ediyor. Yukiji her ne kadar ona yardım edenin yüzünü görmeyip gerçek kişiliğini bilmeden ona minnettar kalyor olsa da, kimonosunu yardımlarının karşılığı olarak hediye verse de, en sonda Tomoe adını ona söylüyor. Bu Yukiji'yi nasıl etkiledi bilemiyoruz fakat onun 'youkai Tomoe' olmasından şüpheleniyor. Tomoe'nin kimonoyu saklayacağı kesin. Yukiji ise ne olursa olsun Tomoe'den nefret edecektir çünkü youkailere kin besliyor.

Nanami tekrar 500 yıl öncesine döndüğünde Tomoe ile yine karşılaşıyorlar. Bu sefer Nanami yaralanıyor ve  vücudu geçmişe yolculuğu kaldıramamaya başlıyor. Fakat ciddi bir şey yok. Nanami, Tomoe'ye, geleceğin Tomoe'sinin kendisine armağan ettiği tokayı veriyor ve geleceğe dönüyor. Bundan sonrası için gerçek Yukiji ile Tomoe ne kadar karşılaşacak bilemiyoruz. Fakat Tomoe'nin şu aşağıdaki iki anısında da kanlı eller var. Feyk-Yukiji-Nanami'ye mi ait, yoksa gerçek-Yukiji'ye mi bilemiyoruz. Ama ağır yaralı olduğunu biliyoruz. Hatta bu kişi ölüyor bile olabilir.
Teorilere gelirsek, bence Tomoe'nin lanetlenmesinin nedeni, sahte ya da gerçek Yukiji onu terkettiğinden dolayı değil. Bu kadar fazlaca verilmiş ipuçlarını takip edersek Yukiji muhtemelen ölüyor. Tomoe'nin insana dönüşüp sevdiği kişiyle beraber olma sözü bu yüzden geçersiz oluyor benim anladığım kadarıyla, ama farklı sebeplerden de olabilir.

Eğer ölen kişi gerçek Yukiji ise, Akura-Ou'nun manyakça planlarından dolayı bir şekilde ölümcül yaralar almış olabilir. Tomoe'nin anılarındaki bu kanlı el ona ait olabilir. Neden ve ne şekilde öldüğü (öleceği) konusunda bir fikrim yok. Eğer bu kişi Nanami-Yukiji ise, ki 3. kez geçmişi ziyaret edeceği çok bariz- öldürülme ihtimali var, belki de ağır yaralı halde geçmişe dönüp bedeninin yok olması öldüğü yanılgısına yol açıyor. Fakat Tomoe, Yukiji'nin son dakikalarında onunla birlikte. Yukarıdaki görselden de anlaşılacağı gibi Mikage onu bulduğunda üzerinde kendine ait olmayan kan vardı ve lanet işlemeye başlamıştı. Tabii bu kan belki de Akura-Ou'nun kanı da olabilir. Fakat Akura-Ou'nun ruhunun nasıl bedeninden ayrıldığını bilmiyoruz. Tanrılar onun peşindeydi, işini bitirmiş olabilirler. Akura-Ou'nun devamlı tekrarladığı yangın meselesini düşünürsek, Tomoe'nin fox fire'ı da olabilir.

Asıl kafa karıştırıcı kısma gelelim. Yukiji 23. bölümde Dragon King'in gözünü içiyor, hatta gelecekten gelen Nanami bizzat kendi elleriyle yapıyor bunu. Fakat 22. bölümde Nanami'nin de içinde artık zayıflamış da olsa bu gözden bulunduğuna tanık oluyorduk. Nanami bu gözü nasıl elde etti?
Çılgın teorilere devam. Geçmişe gittiğinde, gözü Nanami kendi kendisine, sahte-Yukiji-Nanami'ye vermiş olabilir. Ha Nanami kendisini tanımamış olur o başka. Fakat gözü -ölümsüzlük iksirini- içen kişi kendisiyse, o sırada, kendisiyle karşılaştığı sırada, nasıl oluyor da vücudunda bu göz halihazırda bulumuş oluyor? Yazar buna bir açıklama yapmadığı sürece en mantıklısı bir sonraki teori olacak hiç şüphesiz.

Tomoe, bu gözü, ölümcül yaralı olan gerçek Yukiji için elde ediyor, Nanami gerçek Yukiji'ye içiriyor bu iksiri. Buna rağmen Yukiji'nin neden öldüğü konusunda hiçbir fikrim olmasa da bir başka ipucunu onaylanmış oluyor: Yukiji ile Nanami'nin kan bağı var ya da Nanami, Yukiji'nin reenkarnesi.
Bu kan bağı/reenkarnasyon meselesi için çok güçlü ipuçları verildi. Futa-kun Yukiji ile Nanami'nin çok benzer olduğunu söylüyor mesela. Nanami, Yukiji ile her bir araya geldiğinde kıskançlık değil de sevgi ve hayranlık besliyor, Yukiji'nin ona karşı beslediği koruma ve yardım duyguları gibi. Abla-kardeş, anne-kız gibiler aslında. TABİİ Kİ en bariz olanı da bunların birbirine çok fazla benzemesi. O kadar benzemesi ki Nanami saçını ortadan ayırıp ruj sürdüğünde (o dönemde kirazdan falan mı ruj yapıyorlardı acep) kimse aradaki farkı göremeyecek duruma geliyor. Karakter olarak Yukiji daha olgun, Nanami daha saf olsa da yine de yardımseverlik ve güçlülük özellikleri benziyor. Ayrıca animede bu ikisini aynı seiyuu seslendiriyor.

Ama burada tekrar bir çıkmaza giriyoruz. Eğer Yukiji, Dragon King'in gözüne rağmen öldüyse, çocuk yapacak zamanı olmamış gibi görünüyor. Bilinci yerine gelince Tomoe'yi terketmiş de olabilir ama sanki kalp kırıklığından çok bir yas var Tomoe'nin içinde. Halbuki daha önce Nanami'nin atalarının ipuçları verilmişti, hep kız çocuk yapmaları ve çok güzel olmaları vs gibi efsaneler. Reenkarne konusu ise Dragon King'in gözünü yine açıklamıyor -tabii eğer bu göz vücutta değil ruhta bulunmuyorsa. Her şey Yukiji'nin nasıl öldüğüne bağlı.

Ben kendi adıma konuşayım, Yukiji ile Tomoe'nin herhangi bir şekilde karşılaşmasını istemiyorum bundan sonra. Eğer yazar romantizm dozunu arttırıp 'kaderleri bağlı aşıklar', 'red string of fate', 'fated lovers' kozlarını kullanacak, Tomoe'nin asıl sevdiği kadın, Yukiji kılığındaki Nanami idi mazeretini sunacaksa bunu tam yapsa bari. Nanami, Yukiji'nin reenkarnesi bile olsa sonuçta farklı kişiler ikisi de, hiçbir şey bunu değiştiremez. Ayrıca Yukiji Tomoe'den, daha doğrusu youkailerden nefret ediyor. Bu da çok büyük bir farklılık değil mi en başta? Gerçek Yukiji ile Tomoe'nin ciddi anlamda romantik bir muhabbeti olmuyor gibi. Fakat Tomoe'nin -ölümünde de olsa- yanlışlıkla başka bir kadını seçmesi hoşuma gitmiyor. Bu kadar olaydan sonra hayır.

Ayrıca bir ihtimal daha var ki, Tomoe'nin laneti 78. bölümde boy göstermeye başladığında kar yağıyordu. 79. bölümde, Nanami'ye Yukiji (anlamı: karlı yol) diye seslendi. Burada hafızası tamamen geri gelmiş gibi görünüyor. Fakat Yukiji'nin aslında Nanami olduğunu çözdüğünden mi yoksa kafa karışıklığından mı bunu söyledi bilmiyoruz. Yine de şu anda lanetin çözülmesini bekleyen Tomoe'nin olayları çözdüğünü umuyorum az çok.

Bir de lanet meselesi var hiç şüphesiz, Nanami'nin geçmişe tekrar dönmek zorunda kalacağı.
Tomoe'nin bir zamanlar Düşmüş Tanrı Kuromaro ile, insan olup Yukiji ile evlenebilmek için yaptığı anlaşmanın bazı şartları var anlaşılan, 95. bölümde az da olsa görüyoruz. Burada zamanlama ile ilgili önemli ayrıntılar var. Kuromaro, Tomoe'nin anlaşmadan sonraki dolunayda insana dönüşeceğini söylüyor. Fakat 94. ve 95. bölümde kalın bir hilal (ne denir bu evreye, yarım ay?) görüyoruz. Yani önlerinde maksimum 2-3 hafta var. Nanami çok kısa bir süre içinde tekrar 500 yıl öncesine dönecek, Tomoe de Kuromaro ile anlaşma yapacak ve hemen ardından Yukiji tarafından terkedilecek ya da onu kaybedecek. Bu süre içerisinde Tomoe ile Nanami hangi zamanlarda karşılaşacak, ya da hiç karşılaşacaklar mı bilmiyoruz. Ama hikayenin bu bölümünden sonrası tamamen lanetin bozulmasına odaklanacak olsa da Nanami'nin tekrar döneceğine dair ipuçları verildi (Kuromaro tarafından), o tarz bir hava yaratıldı.

Nanami'nin, laneti geçmişte iken nasıl bozacağı konusunda hiçbir fikrim yok, her ne kadar bunu nasıl yapacağını öğrenmiş de olsak. Fakat daha çok bilgi edinmesi gerekiyor. Birincisi, zaten Kuromaro'nun 500 yıl sonraki ikamet yeri neresi bilmiyoruz. İkincisi, Tomoe'nin Tanrı'ya anlaşma şartı olarak hangi eşyayı verdiğini bilmiyoruz ki geri alalım, geçmişte ya da gelecekte.
Anlaşmada verilen eşyanın neler olabileceği belli aslında: kimono ya da toka. Kimono gerçek Yukiji'ye aitti. Yani Tomoe kimonoyu sunduysa anlaşma Yukiji için geçerli olacak. Toka olması daha yüksek bir ihtimal fakat Nanami'nin gelecekte ona nasıl sahip olduğu aydınlanmamış olacak. Tomoe onu bir dükkandan aldığını söylemişti. Fakat hafızasını kaybettiği için 500 yıldır anlamını bilmeden saklayıp durmuş da olabilir. Böyle olunca tokayı anlaşma eşyası olarak sunmuş olamaz. Fakat verilen eşyanın gerçek Yukiji'ye ait olması da anlaşmayı nasıl etkiler bilmiyorum. Burası önemli olacak anlaşılan, umarım 96. bölümde açığa çıkar.
Bir de, mantıksız olduğunu gayet de farkettiğim, ama düşünmeden edemediğim bir teori var. O da düşmüş Tanrı Kuromaro'nun aslında Mikage olması. Mikage, Nanami'yi bizzat geçmişe gönderdiğine göre bu olayı ayrıntılarıyla biliyor, Tomoe'nin bildiğinden de fazlasını. Olaylara tanık olmuş olabilir. Fakat Mikage'nin Evlilik Tanrısı, Kuromaro'nun da kaderleri birleştirme yeteneğinin olduğu düşünülürse aynı kişi de olabilirler gayet. Üstelik Kuromaro da her ne kadar gittiği yere karanlığı getirse de kötü bir Tanrı sayılmaz. Ha, Mikage görünüşe göre Tomoe'nin verdiği eşyayı bilmediği için Nanami'ye böyle bir görev verdi. Ama sanki bazı şeyleri gerçekleşsin istiyor sanki daha çok, bilgi edinmek değil de. Aynı kişi olmasalar bile bir şekilde bağlantılarının olacağını düşünüyorum. Yukarıdaki görselde, Kuromaro'nun 95. bölümde söylediği sözlerle Mikage'nin 48. bölümünde söylediği sözler çok benziyor. Üstelik çeviri hatası değilse, Mikage daha önce Tomoe ile bir insanın kaderini birleştirmiş.


Daha göreceğimiz çok şey var, her ne kadar yavaş yavaş sonuca yaklaşıyor olsak da. Tomoe'nin üzerindeki lanetle bitmeyecek her şey. Mesela Akura-Ou'nun başına ne gelmiş öğreneceğiz (hatta bu arc ile sonuçlanabilir bile), Yukiji ve Nanami arasındaki bağlantıyı göreceğiz -ki sanırım er geç kalkacağını bildiğimiz lanetten bile önemli bu. Bende büyük duygusallıklar yaşattığı, içime ölümün (Nanami'nin) korkusunu saldığı, ve oturup ciddi ciddi teorili meorili post yazdırdığı için Julietta Suzuki'ye teşekkür ediyorum. Umarız hayal kırıklığına uğratmaz.

16 Mayıs 2013

The Bride of the Water God

Myanimelist'in dediğine göre 2009'da başlamışım ben bu mangaya. Tabii manga demem alışkanlıktan hep, bir Kore manhwası bu. O zaman biraz sıkıcı bulmuşum ama kurgulardan aldığım keyif okuduğum döneme göre değişiyor tabii. Yine de şurada da bahsettirecek kadar çizimleriyle, atmosferiyle, mitolojik konusuyla beni kendine bağlamıştı. Hay bağlamasaymış. Mangayı tamamen unuttuğum için yeniden okuma girişimimin sonucunda ağlıyorum ne yaptım ben diyerek. 3 gün de az değil kuzum ya, zaman öldürmeye değecek başka şeyler var. Ben okumayalı ne olmuş bu mangaya yahu? Keşke direkt dropped kategorisine koyuvereydim. Ama yapamadım, çünkü güzel gitme potansiyeli vardı 4 yıl önce. Son 3 günde de bu potansiyelini tamamen kaybetmiş olduğunu üzülerek öğrenmem beni hiç tatmin etmedi, hayır.

Çok ilginç başlıyor hikaye aslında. Kuraklığı durdurması için Su Tanrısı Habaek'e bir kızcağızı eş olarak seçip kurban ediyorlar. Kızımız Soah, bu hiç tanımadığı Tanrılar evreninde sudan çıkmış balığa (deyim yerinde mi oldu) dönüyor haliyle. Eş olarak seçildiği Habaek'in aslında bir velet olduğunu görüyor. Bir de bunun yakışıklı kuzeni var uzun boylu, kaslı falan. Soah'ya asılıyor edepsiz. Fakat Habaek ve sözde kuzen aynı kişi aslında. Arkadaş gündüz küçük bir çocuk görünümündeyken geceleri gelişkin ve hormonlu bir erkeğe dönüşüyor. Vallahi smut falan değil bu manga, sapıkça şeyler yok bak söz. İşte, gereksiz bir şekilde Soah'dan saklanıyor bu gerçek. Zavallım az çekmiyor bunların gizlerinden sırlarından.
Habaek'in bu kulağa pek erotik gelen dönüşümleri aslında onun sapık doğası falan değil tabii ki, o da küçük bir çocuk olmak yerine gündüz de kadın ayartıp sevişmeyi falan istiyor -mangada söylenmemiş ama ben biliyorum. Aslında ölen eski karısı tarafından lanetlenmiş Habaek. Nakbin denen kadının adını daha ilk bölümlerden duyuyoruz zaten ve sonra da bitmiyor zaten. Bu Nakbin'den ne çektik be yavrum. Hayır yani gerçekten, hiçbir okuyucu sevmiyor Nakbin'i, neden yazar ikide bir karşımıza çıkarıyor? Sormam saçma gerçi, hepimiz biliyoruz. Konu yok napsın o da. Soah ile Habaek zaten hikayeye karı-koca olarak başlıyorlar, hemen sevişip çocuk yapsalar en fazla 50 bölüm sürer. Mi-kyung teyzemiz de basıyor entrikayı, basıyor dramayı.
Şu an İngilizceye çevrilmiş 123. bölüm ve Kore'de basılmış olan 147. bölüm itibariyle hikayedeki entrika ve duygu sömürüsü doruk noktasında. Spoiler için uzun uzun paragraflar harcayacağım ama burada bir spoiler yok, korkma. En başından beri ağır bir atmosferi var manhwanın. Herkes birilerinin arkasından bir iş çeviriyor, kime güveneceğiz kime güvenmeyeceğiz bilemiyoruz. Yan karakterlerin geçmişleri irdeleniyor, iç yüzleri gösteriliyor. Hepsinin gülen güzel yüzünün altından bir sır çıkıyor zaten. Olabilir, sonuçta bu da bir anlatım tarzı sonuçta. Fakat belli bir yerden sonra sıçıp batırıyor konu, üzgünüm.

İlk başlarda daha romantik falan başlıyor aslında. Soah ve 'kuzen' arasındaki çekim çok güzel oluşturulmuş, hatta doğal bile denebilir. İlla ki acılar macılar dramlar var ama katlanılabilir düzeyde. Diyorum ya, tarzı bu deyip devam ediyorsun. Fakat yavaştan yavaştan ecnebilerin soap opera dediği şeye dönüşüyor (pembe dizi mi desek). Live-action'ı yapılırsa başrolünde Thalia oynasın bence. Hep aynı yanlış anlaşılmalar, gereksiz insanların maydonoz olmaları, entrikalar falan. En kötüsü de bu olayların birbiriyle mantıklı bağlantısı olmaması. Bilmem kimin ölmesinin, bir diğerinin hafızasını kaybetmesinin konuya hiçbir katkısı yok. Sanki yazar günü kurtarmak için bir şeyler kurmuş kafasında, ama sonra toparlayamamış. Bir sürü flashback'lerle kaç bölüm harcanıyor. Bunun da olaylara pek bir katkısı yok, sanki kağıt doldursun diye çizilmiş. Daha da kötüsü, oradan oraya atlayan flashback'ler yüzünden kafamız çok karışıyor. Çözülemez bir hikayesi olmamasına rağmen anlatım tarzı yüzünden anlamamız zorlaşıyor, konudan kopuluyor. 3-5 ayda bir yeni bölümleri takip eden okuyucuların olayları unutması çok normal çünkü 25 bölüm önce yaşanmış bir şeye devam ediliyor falan. Arc'lar karışık olduğu gibi gereksiz de, bu niye oldu ki şimdi böyle demekten kendimizi alamıyoruz. Hikayeyi spoiler paragrafında şikayet etmeye devam edeceğim, evet, içimi dökmem lazım.
Peki bizi 123. bölüme kadar getiren ne? Tabii ki çok güzel yanları var bu manhwanın da. Çizimler. Ama bunu "ay bizim Mi-Kyung da çok güzel resim çizer amcası" tarzında söylemiyorum. Tasvirlerin bu kadar ayrıntılı, çizimlerin bu kadar zarif olması yüzünden hikayeye odaklanamamış kadın yani ne olsun daha! 120 bölümlük manhwayı işsiz halimle 3-4 günde okumamın nedeni budur biraz da. Çizimleri izlememek, ayrıntılara dikkat edip onlara hayran kalmadan okumak çok büyük bir kayıp olur, ne de olsa güçlü yanı bu. Hatta bu ayrıntılardan o kadar çok etkilendim ki, karakterlerin bebek suratlarının nasıl cepheden mükemmel, profilden berbat göründüğünden (bu hataya çoğu mangaka düşüyor, bkz: Yamato Nadeshiko), proporsiyonların kimi zaman doğru olmadığından bahsetmeyeceğim.

Görselliğin bu kadar zengin olmasının ve küçük ayrıntıların bu kadar göze takılmasının bir başka nedeni de elbette manhwanın dönem-fantastik yapısı. Asya mitolojisi konusunda hiçbir bilgim yok, bu yüzden tanıtılan Tanrılar ve hikayenin efsanelerle uyuşup uyuşmaması konusunda bir yorum yapamayacağım. Konuya vakıf olanlar çok daha fazla keyif alabilirler hikayeden. Özellikle sembolizm çok kullanılmış, ki eminim Koreli okuyucuların hikayeyi anlamasını kolaylaştırıyordur (daha çok kafa karıştırıyor da olabilir). Bu semboller kimi zaman yazar tarafından ama çoğunlukla zavallı çeviri grubu tarafından açıklanmaya çalışılmış. Bence farklı, mistik bir hava katıyor bu ayrıntılar, tasvirler. Asya/Kore kültürünü ilginç bulanlar için pek güzel malzemeler var. Kore kültürü derken 2NE1'dan Shinee'den bahsetmiyorum tabii.

Tabii bir de hepsi birbirinden güzel Tanrılar var. Bazıları özellikle mi elflerden esinlenilmiş bilemiyorum. Bazıları, mesela Habaek, çok bariz K-pop idollerinden esinlenilmiş o başka tabii, o saç ne la. Sen de kakül falan 2010 emo tarzı kasacağına diğer karakterler gibi at kuyruğu falan yapaydın, hem atmosfere katkısı olurdu. Ama çok göze çarpmıyor, hadi affettim. Yazar çizimi kolay olsun diye yaptı herhalde. Hepsi geleneksel kıyafetlerinin içinde, dönem türünün verdiği havayla gıcır gıcır dolaşıyorlar. Kumaşlar desen 5 metre, 6 kat. Aksesuarlar desen elle sayamazsın. Normalde mangalarda kullanılması hoşuma gitmeyen çiçekler, ağaçlar, bayırlar, kırlar burada çok kibar görünüyor, hikayeyle çok iyi bütünleşmiş. Çok ince ayrıntılar var demiş miydim? Keşke aynı hassasiyet hikayede de gösterilseymiş.
Koreli Legolas Hoo-ye
Entrikacı kadın #194: Mura
entrikacı kadın #kaynana statüsü: Seo-wang-mo
Alttan alttan insanlık da eleştirilmiş hikayede. Bu kısmını kimi zaman sevdim açıkçası. Çünkü bu kesinlikle adil olamayan, çok daha zalim ve gücün getirdiği üstünlükle kendi hırslarına yenilen Tanrıları izliyoruz biz. Hele ki insanlara çemkiren bu tipler süper bir ironi oluşturuyor. Siz de aynı boksunuz tatlış, onlardan üstün tarafınız olsa olsa bir takım supernatural güçlere sahip olmanız herhalde. Ölümsüzsünüz diye ömrü 100 yıl bile olmayan 'türleri' boşuna aşağılıyorsunuz. Onlar sizler gibi güçlere sahip değiller, bu yüzden havayı ve suyu kirletiyorlar. Keşke ne gökyüzünde siz olsanız, ne de yeryüzünde biz olsak.
Şimdi spoilerlara başlıyorum yalnız. Son paragrafa kadar okuma derim ben. Nereden başlasam? Hakikaten, o kadar çok şey var ki... Başta güzel başlayan romantik atraksiyonların hepten gittiğine mi üzülsem önce? Hayır romantizm sadece en başta vardı demiyorum. Devamlı romantizm var zaten. Ama bir süre sonra -Habaek'in hafızasını kaybetmiş taklidi yapmasından itibaren- çok yapay, hiç de inanılır olmayan, iç bayıcı bir aşk sağanağı yağıyor. Tabii abartılı drama ve entrikalar devam ederken buna devam edebilmek yazarın sınırlarını zorluyor bence. Yahu Soah ile Mui hangi ara birbiri için hayatlarını feda edecek duruma geldiler? Ben mi kaçırdım nedir. Halbuse en başlarda yavaş yavaş ama hoş bir şekilde ilerliyordu. Dram dozu yükseldiği için mi acılı aşk temasına bu kadar sığınıldı bilmiyorum. Devamlı hiç kavuşamayan, hiç sevişemeyen aşıklar var ortada. Sevişmek demişken, 130. bölüme bir sevişme koydun hadi yazar, çiftimizin ilk gecesi hadi, biraz gecikmeli, ister istemez o kadar entrika içerisinde. Bu kadar mı romantizimden uzak olur. Her ne kadar aksini göstermeye çalışsan da çok soğuktu, zaten araları kötüydü falan. Sonra da Soah terkediyor bunu ertesi gün mü ne. Artık bu raddeden sonra 'kavuşsalar' bile eski çekim kalır mı acaba aralarında. O kadar yanlış anlaşılmalardan ve dramadan sonra hala aşk ve tutku hissedebilecek misiniz birbirinize? Bir seinen'den beklerim bunu ama bu tarz bir shoujo'daki romantizmin yapay olması gibi lüksü yoktur.

Bir de harcanmış karakterleri ne yapacağız? Bi Ryeom'u geri getirebilecek misin bana? Nakbin 158 kez dirildi, eminim diğer kötü karakterler de öldü taklidi yapıp geri gelecekler. Ama Bi Ryeom gelmez. Ben seviyordum onu -ki eminim yalnız değilim bu konuda. En ilginç karakterlerinden birini harcadın Mi-Kyung abla. Mura'ya bile üzüldüm. Peki harcanmış 'çiftlere' ne yapacağız? Mesela Habaek'in ana babası birbirini çok seviyordur, tamam, güzel. Ama ben Seo-wang-mo ile Kral ilişkisini destekliyorum. 'Şeytani hükümdar' maskesi altında elbette bir şeyler yatacaktı, çocukluk travmaları ve karşılıksız aşklar falan. Yazık lan. Bir de yalnız şovalye, elf güzeli Hoo-ye, Soah'yı koruma ayaklarına yatmasın bence. Nakbin söz konusu olunca onu sadece Hoo-ye ile yakıştırabiliyorum ben. İkisi de beraber çok uyumlular, hiç Mui ile Soah arasına girilmesin boşuna.
yazık oldu
Nakbin sevimsizi
Nakbin. Bu dişi ne zarar ziyan yaptı. Ne yazık ki yüzüncü kez öldükten sonra hikayede geçenlerde tekrar belirince yok artık dedim. Pes. Habaek'in üzerindeki laneti bozması için Nakbin'e ihtiyacımız var, evet. Ama Habaek son Nakbin'e gidip "laneti kaldırsana cnm" diye rica ettikten sonra "kib bye" diye vedalaşacaklarını hiç sanmam. Yine bir şeyleri karıştıracak bu Nakbin ve ben artık bu kadını görmekten bıktım. Yazar çok seviyor aksi gibi. Bazen esas kızın, ana karakterin Nakbin olduğundan şüphe etmiyorum değil. Nakbin'in reenkarnasyonu dışında başka biri gelin olarak Tanrılar boyutuna geçemez çünkü. Soah her ne kadar kendisini 'istisna' olarak görse, nedenini merak etse de sonunda Nakbin'in gerçekten de reenkarnasyonu çıkabilir ciddi ciddi. Ve bu benim sinirimi çok bozuyor >_< Yoksa yazar eline yüzüne bulaştırmış olacak bazı şeyleri. Karakterlerin başında yeterince bela yokmuş gibi bir de Nakbin çıkıyor zırt pırt. Mi-Kyung'un mail adresini falan bulursam, ulaşacak herhangi bir yol, ağzımı açıp gözümü yumacağım. Yeter artık Nakbin'i görmek istemiyoruz hiçbirimiz. Görmek istediğimizi falan mı düşünüyorsun? Öyleyse düşünme. Ya da olayları daha da karıştırmadan açıkla. Ama yok. Bitse bile aklımızda sorular kalacağından, bazı şeyleri havada bırakacağından eminim.

Yazar sırf hikayeyi uzatıp okuyucuyu o anlığına germeye o kadar odaklanmış ki, devamlılığı, genel kurguyu hiç düşünmüyor. Ayrıca bazı şeyler o kadar zorlama ki "yahu böyle mi çözüyorsunuz sorunlarınızı, başka yol yok mu?" diye düşünmeden edemiyor insan. Niye oturup konuşmuyorlar mesela. Sorunlarını birbirlerini öldürürek halletmeleri kendi güzel ülkemizin başındakilerin bazı şeyleri 'yasaklayarak' halletmesinden hiçbir farkı yok. Kafa rahat, hiç uğraşmadan kesin çözüm. Oldu canım. Ama gerçekçiymiş ha, düşünürsek. Tabii Türkiye'nin fantastik bir ülke olmasında da payı var.
hay ağzını öpeyim
Güzel arkadaşım, buraya kadar okuduysan tebrik ediyorum. Bıraksan söyleyeceğim başka şeyler de vardı ama postu bitirmeye karar verdim, sonunda.

Kore kültürüyle, mitolojisiyle ilgilenenlerin ilginç bulacağı bir hikaye bu. Zengin tasvirleri, gösterişli ve ayrıntılı çizimleri sevenler, hikayeyi çok umursamayanlar keyifle okuyabilirler. Fakat yavaş atmosferin ve durağanlığın herkese göre olmadığını söylemeliyim. Basitliği ve doğallığı sevenler bence ilk sayfasını bile açmasın. Muhteşem Yüzyıl ile Öyle Bir Geçer Zaman Ki'ye Kore kültürü ve hafiften supernatural karışımı bir şey eklersek The Bride of the Water God tarzı bir şeyler çıkar sana. Seçimini ona göre yap. Daha önce seçimini okumaktan yana kullanmış bulunduysan, geçmiş olsun. Kaçırdıysan, RAW'ları oku bari (iyilik mi kötülük mü yaptığım belli değil).

Puanlamadan olmaz!
Konsept: 7
Hikaye: 3
Anlatım: 6
Karakterler: 6
Çizimler: 9

Genel: 6,25

12 Mayıs 2013

Sacma Sapan Fobilerim Updated 2013 (depresifli post, kac hemen)

O "saçma sapan" sıfatı fazlaca iddialı, kabul ediyorum. Sonuçta herkesin fobisi kendine saçma sapandır. Zaten çocukluğa inilse, geçirilen o illet travmalar biraz deşilse bir mantık çerçevesine oturtup saçma olmaktan çıkacaklardır muhtemelen. Hatta ben kendiminkilerinin bilinçaltı nedenlerini az çok tahmin edebiliyorum. Ama çözüm bulma konusunda aynı performansı sergileyemiyorum -eh o da kritik nokta zaten. Ha yıl 2013, vücut kıllarını tüylerini hala acı çekmeden yok edemiyorsun. Fobileri yok etmek için de hala aynı ilkel yöntemler kullanılıyor: korkunun üstüne git. Gülüm zaten kendimize işkence ederek tedavi olacaksak tedavi olmamak da pek bir şey değiştirmeyecek yani. İki ucu boklu değnek sonuçta, çözmek için uğraşmayalım hiç.


MR fobisi: Hayır bu benim suçum değil zaten; sen neden bel ve popo MR'ı için beni komple sokuyorsun ki o çapı 30 cm'lik silindir tabuta? "Gözlerini kapat" diyor. Çok akıllıca! Sonra zeka küpü teknisyen arkadaş bilgisayar başına ulaşamadan o balonu sıkıp çıkarım ben de tabii. Çünkü 10 saniyeden daha fazla dursaydım ya debelenerek aleti kırardım ya da nefessizlikten ölürdüm. Mükemmel değilim ama en azından kendimi biliyorum yani. Sonra gelmiş bana "gözlerini bağlayalım" diyor. Yataktaki partnerine soruyor sanki. Ağlayınca da "sakin ol yaea!" diyor sanki benim suçummuş gibi. Çok şükür MR'a giren insanlara yapılan işkenceye sessiz kalmayanlar olmuş, aynalı bir zamazingo icat etmişler. Dışarıyı görebiliyorsun böyle, ayağını, teknisyenin saç stili hakkında felsefik düşüncelere dalabiliyorsun. Niye son çare olarak kullanılıyorsa? Ne kıymetli aynaymış, sadece VIP'lere veriliyor herhalde. Biz fakirlere ancak sorun çıkarınca verdiler gönülsüz gönülsüz. Tam bitti de kurtulduk derken ertesi gün yine çağırdı şerefsizler. SGKlı olduğumuz için gıcıklığına mı yaptılar bilmiyorum. Bir hata mı ne olmuş -yersen. Bu sefer kafam dışarıda kaldı da tavandaki şekillere falan odaklanarak 5 dakikayı geçirdik bir şekilde. Beni tabuta sokmasınlar yeter ki, o sesler kulağıma çok havalı Skrillex bana özel ninni söylüyormuş gibi gelecek zaten. Hiç sorun etmiyorum.


Damar fobisi: Ne çektim bu tıp sektöründen. Ama bu fobim çok mantıklı bence, hanım evladı olmaktan falan değil. Benim damarımı bulamıyor kimse çünkü. Tırt bir hormon tahlili için yüzlerce yerimden delindiğimi, o deliklerin hiçbirinden 3 tüpü dolduracak kan akmadığını, bütün kollarım mosmor halde, onları kullanamadan haftalarca dolaştığımı hatırlarım. Bebek iğnesi diye ismi çok masum, kendisi adeta şeytan bir şey vardır. Onu duyunca ağlıyorum ben. Çünkü o incecik iğneyle o tüplerin dolması demek, benim kolumun (ve elimin/ayağımın) bilimum yerlerinde iğneyle, delik başına 5 dakika beklemem demek. Hala bir hastalık hayatımı yaşanılmaz kılmadığı sürece kan aldırmam.


Eve ölü ya da diri biri girecek fobisi: Ben ortaokuldayken falan bizim eve hırsız girmişti aslında. O zamanlar bu kadar korkmamıştım. Yıllar sonra arkadaşın, kendi evine giren hırsız için ettiği "kapıyı kapattığını duydum" lafının çok travmatik olduğunu düşünmemdi sorun belki de. Ama son 2-3 yıldır evdeki her sese paronayakça yaklaşıyorum. Tek sorun, şu anda boyut atlıyor olmam. Önceki evde, özellikle annemin işte olduğu, benim öğlene kadar uyuduğum, evde yalnız olduğum zamanlarda çıkıyordu bu olay. Sabah saat 8 ile 1 arası 10 kere uyanıp evi kolaçan etmişliğim var. Her seferinde de çok büyük bir korkuyla, kabimin küt kütlerini sayamadan. Şimdi ise gece oluyor bu olay tam tersi. Annem uyuyor, ben uyumaya çalışıyorken. Geçenlerde benim odanın kapısının önündeki tahtanın gıcırdadığına, sonra kapının hareket ettiğine yemin edebilirdim. Sonra anneme seslenerek güya gelen kişiye "ben uyanığım, bak şimdi de annemi uyandırıyorum, yol yakınken kaç" mesajları veriyorum. Akıl bedava. Hayır en kötüsü de annem salonda uyuyor, uyanırsa bu kişiyle göz göze gelecek. Nasıl bencil bir evladım, nankörüm hakikaten. Bir şey çıkmadı tabii, öncesinde duyduğum şey bardağın düşmesiymiş. Ama karanlık faktörü eklenince bizim evi bedensiz kimselerin ziyaret edebileceğini bile düşünüyorum kimi zaman. Bilime inanan bir agnostik böyle şeyler aklına getirmemeli diye kandırmaya çalışıyorum kendimi. Olmuyor.


Deprem fobisi: Bu fobinin saçma olmasının sebebi, hiç şüphesiz, konu ile ilgili herhangi bir travmamın bulunmaması. Ben de 17 Ağustos'u çook uzakta, Bursa'daki evinde çatlak bile oluşmadan atlatanlardanım çünkü. O manyak yer hareketlerini ancak sonunda yakaladım biraz. Ben utanç verici yırtıp pırtık pijamalarımlayken, kimileri giyinip süslenip dışarı çıkmıştı, sanki piknik yapmaya toplandık. Ama bu deprem fobisinin nedeni olarak 5 yıldır 14. katta ota boka (Konya'daki 2.5'lik deprem mesela) sallanmamıza, komşunun "bu bina yıkılmaz, ancak ortadan ikiye ayrılır ya da yan yatar" demesini gösterebilirim. Sağolsun içime su serpmişti!? Yahu en üst katta oturuyorum ben, elbette yıkılmasını yeğleyeceğim. Kaç kere kalbimin çarpışına bile uyku sersemi "depreeem" diyerek kalkışımı, annemi uyandırıp kafama yastık koyduğumu hatırlarım. Çoğu yanlış alarm tabii. Ama milletin hiç hissetmediği minik depremlerde bile kapıların manyakça sallanmasından bıkmadım değil. 2. kata geldim rahatladım. Üstelik şu anki bina muhtemelen sağlam değil ve benim muhtemelen enkaz altında kalma fobim var. Ölürsem ezildiğimden değil oradan çıkamama ihtimalinden korktuğum için ölürüm.


Sevdiğim giysilerin eskimesi fobisi: Çoğu kişi, Iphone'u olmayana fakir diyebilir. Ne de olsa asgari maaşlıların elinde bile bu lanet cihazdan var. Ama benim sadece (!) Samsung'um olsa da çok şükür eskiyen bir giysinin yerine yenisini alamayacak kadar sıkışık bir durumum yok. Ama sorun o giysinin aynısını bulamayacak olmam. Aşırı rahat olması ve üzerimde güzel gözükmesi gibi özellikleri varsa ben salak gibi giymiyorum bunu işte. Çünkü onsuz yapamam (ironiye gel). Özellikle ayakkabılarda çok oluyor. Zamanda geriye gidebilsem aynısından 10 çift alacağım ayakkabı var. Aksesuar konusunda biraz daha seçiciyim çünkü; vazgeçilmez statüsünden gurur duyardı eminim, hisleri olsaydı. Yeniliklere açık, eşya bağlılığı olmayan, annesinin aksine "atıcı" olarak etiketlenebilecek biri için bu saçmalığın nedenini az çok tahmin edebiliyorum galiba. Benden sıkılıp hayatımdan teker teker çıkmış ve yerine yenilerini koyamadığım o arkadaş bozuntuları hiç şüphesiz.


Veba Fobisi: Bu yanında fare fobisini de getirdi. Halbuki fare konusunda ne kadar 'farklı' bir duruşum vardı. Herkes gibi ben de böceklerden korkarken farelerle yavru kediler arasında bir fark görmezdim. Hamsterı da sıçanı da sevimliydi. Sonra Camus'nün Veba'sını okudum oy oy. Zaten veba gibi zamanında Avrupa'nın nüfusunu neredeyse silip atmış manyak bir hastalığın varlığından hep etkilenmişimdir (hatta bir sonraki fobiye bakınız). Salgın bir hastalıktan daha fazlasını anlatıyordu Veba, insanoğlunun içindeki vebayı da irdeliyordu. Ama konusundan da ne kadar etkilendiğim yadsınamaz sanıyorum. Kitaptan sonra, dışarıda o pis farelerden biriyle karşılaşırsam "vebaaa" çığlıklarıyla ayaklarımı popoma vurarak kaçar oldum. Geceleri yatağıma çıkıp burnumu kemirmelerinden, sonra da vebaya yakalanmaktan korkuyorum. Deney hayvanı olarak kullanılmaktan bir gün taşıdıkları vebayla birlikte mutasyon geçirecekler bence, kehanetim budur.


Ölüm fobisi: Hiçbir zaman çok neşeli ve pozitif bir insan olmadım. Buraya kadar içi sıkılmadan okuyan biri de ancak sorunludur, benim gibi bir tiptir muhtemelen. Ya da yapacak daha iyi bir şeyi yoktur ki o da hepten fena sanki. Ama şimdi karamsarlığın zirve noktalarına varacağım. Ölümden çok korkuyorum ben. Ölmekten falan değil ama, diğer insanların ölmesinden. HADİ BUNU DA "ÜZERİNE GİDEREK" TEDAVİ ETSENE SAYIN PSİKOLOG! Eve zombi falan mı aldıracaksın? İşe yaramayacak, çünkü kurukafaları ve iskeletleri şirin, zombileri şapşal, mumyaları ilginç buluyorum. Sen bana 'nekrofobik' etiketi vur istediğin kadar ama benimki bu kadar basit değil. Durup dururken paranoya yapmak aslında, evet, basit yani. Geceleri, sevdiklerimi içeren bir sürü şey senaryolar kuruyorum devamlı kafamda. Burada malum kelime ile, sevdiğim insanı aynı cümle içinde kullanmak sanki o'nu çağırmak anlamına gelecek diye de küçük çaplı bir paranoya yaptım, tam da onun gününü kutlarken. Bu geceki düşünce seansımız belli oldu. Ama yazı şu son haline gelmeden, cümleyi silmeden önce bir kere yazmış bulundum napcaz? Off saçmalıyorum, ayrıntıya girmekten vazgeçtim, konuyu kapatıyorum hatta. Kısaca, ben sevdiklerimin hep sağlıklı yaşamasını istiyorum. Ölümü kabullenecek kadar güçlü değilim çünkü. Beni büyüten anneanne ve dedemin sanki uzak bir yere tatile çıktığına yavaş yavaş inanmamaya başladım ki sanırım bu aralar ölümü çok düşünmemin sebebi olsa gerek. Çünkü hala dönmediler. Özledim onları. Neden dönmüyorlar ki? Hayır, ö ile başlayan şey olduğundan değil, hayır. Ben hala tabutların içinde bir beden yattığına inanamıyorum ki. Cenazelerde hala ağlayamıyorum. Filmlerde, alakasız kurgu karakterler ölünce neden iki gözü sulu çeşme moduna bürünüyorum o zaman?


Amacım bir post yazmak değil de, içimdekileri yazıya döküp onlardan bir nebze kurtulacağımı ummamdı. Akşama göreceğiz. Bu saçmalıkları hep karanlıkta, uyumaya çalışırken düşündüğüme göre belki de aslında sadece karanlık korkum var benim -cool latince(den bozma) ismiyle niktofobi. Boşuna değil şafak söktükten sonra daha rahat uykuya dalıyorum.

9 Mayıs 2013

HIM - Venus Doom (evet, yeni album degil)

Tears on Tape diye bir albüm çıkardı bunlar geçenlerde. Ama 24 yaşımda HIM dinlemekten utanıyor olmasaydım bile onun hakkında bir post yazmazdım, sinirim bozulurdu. Ha yine çemkirmeden duramayacağım tabii ama en azından yazıyı pek fena bir albümle ziyan etmemiş olurum.

Yıl 2007, Ville Valo, Bam Magera ve MTV'nin köpeği olmuş. Popülerleşmek adına onun bunun arkası yalanmış, müzik kalitesinde bariz bir düşüş olmuş. Alakasız bir kadınla alakasız bir düet yapılmış (Summer Wine). Ben Dark Heart isimli yüz karasından sonra HIM dinlemekten çoktan vazgeçmişim. Daha doğrusu Justin Bieber'a küsen genç kız ayaklarına yatmışım. Hazır konusu açılmışken, kim ergen mergen genç kız diyor bunlara yahu? Söz konusu videoda ben sadece çocuk gördüm. Sonra 6 yaşından beri Mozart dinleyen süper kaliteli entel insanların o cocukcağıza bir küfretmediği kaldı. Ana baba olunca tükürdüklerini yalayıp o zamanlar çıkacak olan başka herhangi bir tırt şarkıcının konserine kendi elleriyle götüreceklerinden adım gibi eminim. Şimdi neden savunmaya başladıysam Bieber fanlarını? Kendi ergenliğimi aklama çabaları herhalde.

Ne oluyorsa ergenlikte oluyor işte. Ben bu HIM'i bayağı severdim bir zamanlar. Hala da dinlerim biliyor musun? Ama Finlandiya'dan çıkmış olmanın getirdiği bir metalcilik var bu adamlarda, sonradan emoya bağlamış olsalar da. Metalci dediğin hep iyi olmak zorunda değil, ama onun da kalitelisi, kalitesizi var elbet. Bu adamların geçmişine bakılırsa kaliteli adamlarla bağlantılılar hep. Sonra Bam Magera geldi tabii.

Ne diyordum, 2007 oldu ve Venus Doom'u çıkardı bunlar. Dark Light gibi Amerikan emo-pop (?) türünde etiketlenecek bir albümden sonra pek bir şey beklemiyor insan. Ama çok kızdırdıkları eski fanlarına özür mahiyetinde bir albüm yapmışlar da haber vermemişler halbuki. Sleepwalking Past Hope diye bir şarkıları vardır o albümde, ortalama 3-4 dakikalık HIM şarkılarına inat 10 dakikadır. Bunu dinlerken mutluluktan ağlayacağımı hatırlarım. O gitarlar, sololar nedir öyle allasen? Ayrıca yıllardır duymadığımız kalın vokalini (?) kullanmış burada Ville. Bu önemli bir ayrıntı çünkü Ville Valo'nun sesini özgün yapan şey bu vokaldir aslında. Çok iyi becerebildiği ve kesinlikle müziklerine de çok yakışan inişli çıkışlı vokalleri neden kullanmıyor Ville? Venus Doom'da hem sesini çok iyi kullanmış, hem de müzikal yaratıcılığını ortaya koymuştur adam. Diğer grup üyeleri ise, tekdüze ritimlerle nasıl harcandıklarını göstermişlertir bize. Kısaca, Deep Shadows and Brilliant Highlights ve öncesi çağına döndüklerini, tekrar ciddi ve kaliteli bir şeyler yapmak istediklerini anlatmışlartır bize. Bu kadar uzun yorum yapmaya gerek kalmadan, albümü dinledikten sonra verdiğim tepki çok uygun olacak burada sanırım: "HIM tekrar rock yapmaya başlamış ulan!"

Sağ gösterip sol vurmak deyimini kullanırsam çok mu zorlama olur? Bundan sonra Screamworks: Blah blah tam adını bile hatırlamıyorum isimli bir albüm yayınladılar. Venus Doom'da nasıl ağladıysam bunu dinlerken de ağladım -bu sefer üzüntüden. Geçenlerde de aynısının tıpkısı devam albümü geldi, Tears on Tape. Ama üzülmeyi bıraktım artık, güzel bir şeyler beklemeyi de. Hayır, ismi Tears on Tape olan albümden ne bekleyebilirsin ki zaten? Belli, 'rock' adı altında bol bol arabesk ve emo karışımı dinleyecektik. Hep aynı tekdüze ritim ve melodilerle, aynı şarkının farklı versiyonlarını koymuşlar son iki albüme. Üstelik benim o nefret ettim Dark Light'ta bile birkaç 'catchy', 3-5 gün için bile olsa akılda kalıcı, sözde hit değeri taşıyan şarkılar vardı. Peki ya son iki albüm? SIFIR (rakamla: 0). Ne yapmaya çalıştıkları belli. Parası bitmiş arkadaşların albüm çıkarmışlar.

Yeni nesil alternatif gençliğin dinlediği Tokio Hotellerden yine de iyidir ama HIM. 24 yaşına geldim, hala eski (ve Venus Doom olarak yeni) şarkılarını keyifle dinleyebiliyorum -nostalji yapmak adına da değil üstelik. Elitistlik yapıp müziği aşağılamanın anlamı yok. 'Kulağına hoş gelen şey'i dinlemiyorsan hayat çok sıkıcı olur. Bu da müziğin ruhuna aykırı değil mi zaten?

5 Mayıs 2013

Gantz Live Action

3-5 yıl önce Gantz'ın animesini izleme girişiminde bulunmuş, tahammül edemediğim için ilk bölümlerde de bırakmıştım. Yani aslında küfür, korku, gore öğeleri değil beni rahatsız eden. Ama her yerinden seksizm akıyordu hikayenin. Hadi onu bırak, can sıkıcı bir negatifliği vardı; insanların aklından bir tane güzel düşünce geçmiyor. Sözde 'iyi' karakterler bile bencillik ve zarar ziyanda madalya alabilir. Off kimin kafası kaldırcak yahu, konusu yaratıcı ve ilginç olsa ne yazar? Fakat live-action filminin fragmanını görünce izlemeyi çok istedim. Matsuyama Kenichi arkadaşımızın oynaması da küçük bir etken olabilir ama can sıkıcı unsurlar mecburen kırpılacağı, herkesin beğenisine sunmak için daha az rahatsız edici bir uyarlama ortaya çıkacağı kesin olduğu için izledim daha çok.

Hikayede, o ya da bu şekilde ölen bazı insanlar Gantz (şu siyah top) tarafından diriltililiyor ve yaşamlarına devam edebilmeleri için onun verdiği emirlerle bazı tehlikeli yaratıkları öldürmeleri gerekiyor. Yani tekrar şans veriliyor bu insanlara, eğer görev esnasında ölürsen şansını kaybediyorsun. Fakat başarılı olur da yeterince puan toplarsan özgür kalma şansın da var. En güçlü olan kazansın durumu bir anlamda. Baş kahramanlarımız liseli Kei ve Katou da bunlardan biri. Kei, kendini süperkahraman sanan bir tip, kendi çapında başkalarını kurtararak kendi egosunu tatmin ediyor. Katou ise kaba saba biriymiş gibi gözükse de kimseye zarar gelsin istemeyen tiplerden.
Filmde bu kahramanların, daha doğrusu anakarakter Kei'nin -art niyetli- düşünceleri, sevimsiz tecrübeleri geçilip sadece hikayenin devamı sağlanmaya çalışılmış. Gantz'a ve görevlere daha çok ağırlık verilmiş. Halbuki erkek karakterlerimizin abazanlıkları, çocukça fantezileri, sığlıkları ve en temelinden şiddet içgüdüleri çok aza indirilmiş, hatta çoğunlukla gösterilmemiş. Şimdi, orjinalinde Gantz, seinen bir manga. Hentai, korku vs gibi öğeleri var. Her ne kadar tentacle porn kadar abartmasa da her sahnesinde mutlaka bir göğüs ucu, şu ya da bu şekilde çıplak kalmış bir kadın ve dağarcığında argo ve küfürden başka bir kelime bulunmayıp hayatta bu kadınlara tecavüz etmekten başka bir amacı bulunmayan çirkin ve kötü niyetli adamlardan geçilmiyor. Ben bunun nesini okuyayım şimdi? Bazı shoujo mangalar ne kadar sinir bozucu şekilde gerçeklikten uzaksa (supernatural öğeden bahsetmiyorum) bu manga da öyle, sadece klişeleri tam tersi. Tabii en fenası, shoujo mangalarda bile kadınların hep ezilmesi. Kadınlar istiyor ezilmeyi, erkeğinin eline bakıp ayaklarını yıkamayı, diğerine ne kalmış? Biri sadece cinsel obje olarak kullanmak istiyor kadını, diğeri de romantizm adı altında kullandırıyor kendini. Sonuç hep aynı işte. Bu bakımdan erkekleri hedef alan bir manga olarak onun kafasından geçenleri dillendirmesi bir anlamda gerçekçi aslında, burada hakkını yemeyelim.

Filmde bu seksist alt temaya pek az değiniliyor. Zaten belli bir süre sonra sadece aksiyona odaklanıyor ve duygusallık sadece sevdiğimiz insanları korumalıyız klişesine dönüyor. Bana göre nispeten tahammül edilebilir. 
Bir kere dar deri bir tulum içinde etrafta koşan seksi insanlar var. En göbekli amca bile kurtarabilir. Ama söz konusu iki baş karakter Ninomiya Kazunari ve Matsuyama Kenichi olunca bu film kadınlara bile hitap edebilir yani birden 180 derece dönüp.

Ninomiya'nın oyunculuğunun hiç de fena olmadığını düşünürken adam Arashi grubu üyesi çıktı iyi mi? Gerçi şaşırtıcı bir şey değil, ciddi anlamda oyunculuk kabiliyetiyle aktörlük yapan kim var ki güzel Asya ülkelerinde? Idol olayına karşıyım ama adamlar kendilerini geliştiriyor. Ayrıca çok duygulu bakıyor bu çocuk, bana Zuhal Olcay'ın 2-saniye-sonra-ağlayacak halini hatırlatıyor. Normalde zerre kadar sevmediğim Kei'yi biraz sempatikleştirmiş.

Matsuyama'yı ise bizim aileden sayıyorum artık. Neden bilmiyorum, her filmini izlediğimden falan değil aslında. Bende anısı olan (!) birini hatırlatıyor birazcık, belki de ondandır. Ne zaman bir yerde rastgelsem mutlaka izlerim. Tabii ki Death Note L olarak muhteşem oynamasının katkısı da yok değil. Yine de Norwegian Wood'da ondan nefret edebildim. Oyunculuğu iyi olduğundan değil, çok kaypak bir karakterdi, sevilecek bir şeyi yoktu. Onun dışında düşünüyorum da, hep kalas ve odun rollerine denk geldim ben bu insanın. Ya roller üstüne yapıştı da başka teklifler gelmiyor, ya da kendini oynuyor, bilemeyeceğim. Burada Katou gibi yine dışarıdan odun gibi gözükse de aslında pek bir yumuşak karakteri canlandırması gerekiyordu. Ama yine odun ya, hep odun, bir derinliği yok. Parlak lateks çok yakışmış tamam, ama diğer rol arkadaşının aksine içinde rahat hareket edemedeği çok belli. Odun olmasından olabilir. Ayrıca 'manga Katou' tipsiz bir karakter olduğu için adamın saçını falan krepe yaparak çirkinleştirmeye çalışmışlar. Olmamış valla, hala taş görüyor benim gözlerim kendisini. Kısaca, Katou için en ideal insan olmasa da yanına girip "ayy canım ya geçti, geçti" diyerek sarılmak geliyor içimizden. Bu da bir başarı tabii. Favori karakterim. Kei gibi güçlü bir süperkahraman olmasan da, ağlayıp titremekten başka bir işe yaramasan da yine de sevdim seni Katou.
Bir başka şaşkınlığım var ki o da bu çocuk. Karakteri şebeklik yaparak mı oynuyor yoksa cidden ağzı mı yamuk diye düşünürken kim çıksa beğenirsin? Nana 2'deki Shin! 1. filmde Matsuyama oynuyordu aslında ama gibi Shin gibi çıtı-pıtı, sevecen bir çocuk için her zamanki fazla kalas (ve liseli oynamak için fazla gelişkin) olduğu için bu çocukla değiştirmişlerdi. Orada sevmiştim, Shin için daha doğru bir seçimdi. Diğer projelerine de bakıp nefret edip etmeyeceğime öyle karar vereceğim.


2. filme gelip biraz daha uzatayım yazıyı. Gantz: Perfect Answer koymuşlar adını. İnsan harika cevaplar falan bekliyor tabii. Fakat "cevaplanmayacak bir sürü başka sorular" deselerdi daha mantıklı olurmuş. Gerçekten öyle bir saçmalamışlar ki bütün filmi WTF nidalarıyla izledim ecnebi özentiliğiyle. Eğer bir uyarlamada cevapsız kalmış sorular, gereksiz karmaşalar ve saçmalıklar varsa yapımcıları suçlayacaksın kuralını unutmadık tabii. Manga hala devam ediyor, sanıyorum 300 küsur bölümü var ve hikayenin kendi içinde tutarlı olduğundan eminim. Ama 2 saate sığdırmak için bazı yerleri kırpalım, duygusallık da ekleyelim, şu kitle sevinsin diye şu öğeyi de koyalım, sonunu da sallayalım zihniyetiyle yine karşılaşacaktık elbette.
japon twilight?
%100 iyi eleştiri yapabileceğim unsurun dijital efektler olması çok da şaşırtıcı değildir herhalde, Japon teknolojisinden bahsediyoruz burada. Yüksek bütçeli bir Hollywood filminden bile bu kadar iyi görsellik beklenemez sanıyorum. Ne kendimizi bilgisayar oyununun içinde sanacağımız kadar, ne de bir takım hilelerle ilizyon yapıldığı bariz olacak kadar bir yapaylığı var. Belki Kei'nin Spider Man gibi oradan oraya tırmanıp atlaması birazcık olmamıştı. Gerisi, özellikle 1. filmdeki müze, 2. filmdeki metro sahneleri, mükemmel.
2. filmde bir sürü yeni karakter giriyor filme. Çoğu sadece kafa karıştırmaktan, önemli görünüp önemsiz çıkmaktan ibaret ne yazık ki. Mesela bir dedektif var, çok gördük, hiçbir şey değiştirmedi filmde. Elde sıfır. Ama yukarıdaki fotoğrafta ortadaki takım elbiseli oyuncuyu 'takip edilecekler' listesine aldım bile. Villain derecesindeki kötü karakterleri her zaman karizmatik bulmam ben halbuki. Yalnız Gantz'a yeni katılan kadınlar mükemmellerdi. Canın istediğinde sevişeceğin, arada aksiyon olsun da onu kurtar diye başına bela açacak kadın karakter kategorisine girmeyen birkaç kişi görünce ağlayasım geldi. Tabii ki mangada durumun böyle olmadığından eminim. İyi kılıç sallasa da yine erkeğine ihtiyaç duyuyorlardır mutlaka. Teşekkür olarak da onlara aşık olup bacaklarını aralıyorlardır.

Erkekler kurtarsın diye senaryoya dahil edilmiş saf(salak) kadın deyince aklıma geldi. Şu aşağıdaki sahneyi yarım saat tekrarlayacaklarına hikayeyi nasıl mantıklı hale getirecekleri konusunda bir çaba gösterebilirlermiş. Sıradan kızın teki ölmesin diye kilit karakterler kendini feda etti vallahi tebrikler nasıl bir mantıksa çözemedim -açıklamaya çalışmalarına rağmen. Eminim yeterince zeki olmadığımdandır.
O kadar laf ettim ama yine de beğendim filmleri. İzlemesi keyifliydi, daha ne olsun. Hormonları azmış mutsuz ergen oğlanlara hitap eden yanları kırpılıp daha normalleştirilmiş, daha izlenebilir hale getirilmiş. Hikayeye doğru düzgün(?) odaklanılmış. Keşke uzun uzun 2 buçuk saatlik filmler yapacaklarına adam gibi bir dizi yapsalarmış ama olsun.